TRAVMA VE İYİLEŞME SÜRECİ

Travmalar , günümüz dünyasının artık bir parçası haline gelmiş durumda çünkü yakın tarihimiz savaşlar, yıkımlar ve doğal felaketlerle iç içe işlenmiş durumda. Travmalar; doğal felaketler ve insan eliyle oluşanlar diye iki alt kısma ayrılmaktadır. Doğal felaketler dediğimiz; depremler,seller,yanardağ patlamaları, tsunamiler, yer çöküntüleri, maden kazaları, gırizyum patlamaları vs. Bu travmaları kişiler yakın belleklerinden toplumsal bilincin  desteğiyle, sosyal yardımlaşma ve acıya ortak olmakla travmatize olmadan atlatabilirler. Fakat insan eliyle oluşan travmaları( savaşlar, yaralanmalar, tecavüz, toplumsal kıyım gibi) atlatmaları hayli güç olmaktadır. Kişiler travmatize olmakla beraber sosyal paylaşımları azalmakta, hayatı yaşamaya değer bulmamakta ve kişi kendisi ‘kaderine doğru yalnızlaştırılmış bir şekilde terk edildiğini düşünmektetir.’  Ülkemizde özellikle DOĞU VE GÜNEYDOĞUDA travma izlerinin canlılığı 30 yılı aşkındır korunabildiği gibi yoğun travmatize durumlar da gerçekleşmiştir. Özellikle geçmişin acı deneyimleriyle ilişkisini,esas itibariyle “unutma”,daha doğrusu “bastırma” üzerine kurmuş bir toplumda,”unutturma”yı hatta belli konularda “hatırlama yasağı”nı bir idare tekniği olarak kullanan bir devlette yaşadığımızı siyasi tarihimizin “üst üste yığılmış nisyan katmaları”ndan oluştuğunu söylemek abartı olmaz.Özellikle ülkemiz için,yakın tarihteki 12 Eylül darbesinin ve Güneydoğudaki 25 yılı aşkındır süren gayri-nizami şavaşın travmatik boyutları gözönünde bulundurulursa, nisyan kültürüne karşı geçmişle hesaplaşma kültürünün hayati gerekliliği daha iyi anlaşılacaktır.

YAPISAL TRAVMANIN;

Freud travmanın öznenin içkin yapısına ilişkin olduğunu, benliğin kuruluşunun ancak yapısal bir travma (iğdiş) ile mümkün olduğunu ileri sürmüştür.

Başka deyişle insan yavrusu,ancak anasından koparılıp alınarak,iğdiş edilerek insanoğlu ya da insankızı olabilir.

Travmatik olay,bireyin “etkilenmezlik” üzerine kurulu benlik tasarımını yıkar.kişiyi, kendisine,diğerlerine ve dünyaya değin tasarımlarını yeniden kurgulamak zorunda bırakır.travmadan sonra hiç birşey eskisi gibi değildir.

İnsanlaştırıcı iğdiş denilen bu süreç doğumla başlayıp Ödip karmaşasıyla doruğa ulaşır. Ödipal karmaşanın nasıl çözüldüğü  ayrılık/iğdiş yarasının derinliğini önemli ölçüde belirler.Karmaşanın çözümü her ne şeklide olursa olsun travmatiktir.

Bir kadının içinde teninde bakışında sesinde eriyen çocuk Freudun deyişiyle “okyanussal”bir duygu yaşamaktadır,tümgüçlüdür(omnipotent),

   herşeydir, eksiksizdir.Mızmınlandıkça agzına verilen meme,”meme benimdir”dedirtecek kadar narsiszimini besler.Ödip karmaşası bu yanılsamanın yıkılış öyküsüdür,başka bir deyişle çocuğa memenin ve kadının başkasına ait olduğunun belirtilmesidir.

“Her şey” olma coşkusundan,o okyanussal duygudan,bir hiç olmak gibi kahredici bir duyguya eksilmek,insan yavrusunun ruhunda geniş bir gedik açar.Annesinin yüzünde, sesinde,dokunuşunda,bakışında benliğini kuran yavru,annenin yokluğunda benliğini kaybeder. Yaşadıkları sembolize edilemeyecek,söze dökülemeyecek kadar “kahredici duygular”dır.

Bu süreçte insan yavrusu içsel ve dışsal uyaranın sayısız bombardımanı altında,kaosun dehşetini yaşar.Dehşet ve korku,bedenine,etine,ruhuna,bilinçdışına kazınır.Titrer,soluksuz kalır,kalbi çarpar,yüzü kızarır,morarır,ağlar,yalnız kalmaktan,karanlıktan,yabancılardan korkar,kaybettiğinin yerine koyduğu “ayıçığına” daha bir sıkı sarılır.

Öznenin trajedisi,onu nesnelere yönelten yaşam içgüdüsünün, ölüm içgüdüsünün taşeronu olmasıdır.Özne dış dünyadaki nesnelere,”daha önceki durumu”yeniden kurmak için yönelir,ancak sahip olduğu,yuttuğu,bağlandığı,aşık olduğu,peşinden koştuğu herşey,ilk travmayla açılmış gediği kapatmaktan çok uzaktır.

Her yeni nesne her ideal arzulanandan eksiktir,”Mutlu aşk yoktur”.Egonun işlevi ise,kulağımıza sürekli,gayret edersek yakında gediğin kapanacağını fısıldamaktadır.Bir başka deyişle o,daha önceki okyanussal yaşantıyı yakalamanın mümkün olduğu illizyonunu önümüze sürer.

Narsisistik kurgusunu bozan gediği örtmek,eksikliği göstermemek için her türlü yalanı söylemeye,sahtekarlığı yapmaya hazırdır.Oysa öznenin geçmişinde,”okyanussal önceki durum”daha önce herhangi bir zamanda veya yerde hiçbir şekilde yaşanmamıştır.

Bir başka deyişle aradığımız,bir imkansız zaman ve durumdur.doğal afet,kaza,işkence vb. yaşanan hertürlü travmatik olay,özneye içkin olan yapısal travmanın açtığı kapanmayan ilk yarayıda kanatır.

Parçası olduğumuz bütünden bizi koparan yapısal travmanın açtığı gediğin bilinçdışındaki ürkütücü izleriyle,tarihsel/güncel travmanın etkileri birlikte yaşanır.belki de bu nedenle benzer travmatik olayları farklı kişiler farklı yaşarlar.Tarihsel/güncel travmalarımız benzesede,yapısal travmanın her öznede bıraktığı izler farklıdır.

BİREYSEL TRAVMA VE TEDAVİ SÜRECİ

Travmatik olay bizi sınırlılığımızla,güçsüzlüğümüzle yüzleştiren acı gerçektir.”Bana bir şey olmaz”yanılsamamız travmayla yıkılır.Kendimizi güçsüz,edilgen,aşağılanmış,çaresiz ve korku dolu hissederiz.

Travmatik olay bireyin “etkilenmezlik” üzerine kurulu benlik tasarımını yıkar.Kişiyi, kendisine,diğerlerine ve dünyaya değin tasarımlarını yeniden kurgulamak zorunda bırakır.Travmadan sonra hiçbir şey eskisi gibi değildir.

Travamatik bir olaya maruz kalan öznede;

1)uzlaşılamaz tasarım

2)dayanılmaz tasarım gibi ruhsal döngüler oluşabilir.

Uzlaşılmaz tasarım da özne dış gerçeklikten kaynaklanan bir olayı fantezi ve düşünceler aracılığıyla simgeleştirebillir,dile dökebilir,

Dayanılmaz tasarımda “fazla olan bir durum vardır”.Uyarılar benliği istila etmiştir,benlik tasarım yetisini yitirmiştir.Bu nedenle travmatik olay tasarlanamaz,düşünülemez,dillendirilemez bir düzlemde konumlanmıştır.

İşte travmanın tedavisindeki temel yaklaşım dayanılmaz tasarımı,uzlaşılamaz tasarıma dönüştürme çabasıdır.Yani tedavideki temel nokta, travmanın nevrotik bir çatışma haline gelmesini sağlamaktır.

Yani tasarımlanamaz düzlemde konumlanan travmatik olayın kurgulanabilen bir imgesel senaryoya,fantaziye dönüşmesi anlamına gelir.

Trvmaya verilen ruhsal tepkiler;

1)Travmatik anıların,yaşantıların zorlayıcı bir şekilde anımsanması,yani travmatik anının tekrarı.(flash-back).

Travmatik anılar ve yaşantılar,benliği oluşturan organize anılarla kaynaşarak kişisel öykümüzün bir parçası olmazlar.Bu yüzden aktif bellek izleri olarak depolanan travmatik anılar sürekli tekrarlarlar.

Aktif bellek izleri olarak depolanan travmatik anılar sessiz, dağınık,donuk görüntüler şeklindedirler.Bir bakıma kaos yeniden belleği zorlamaktadır.

2)Disosiyasyon;

Travmaya uğramış bireydeki gelişebilecek disosiyasyon sürecinde ego benlik bütünlüğünü korumak için travmatik anıdan uzaklaşır.bu aşamada benliğin zaman algısı değişir,yavaşlar,yaşanılan olağan gerçeklik niteliğini yitirir.

Kişide bu aşamada;

       “bu bana olmuyor”

        “ben sadece izliyorum”

         “bütün bunlar gerçek değil”,durumu oluşur.

Bir bakıma disosiyatif belirtiler,benliğin narsisistik bütünlüğünü koruma çabasının,etkilenmezlik fantazisinin hizmetindedir.Disosiye olmuş benlik,emosyonel donukluk,ağır bir edilgenlik,tepkisizlik,aldırmazlık özelliklerini gösterir.

TEDAVİ SÜRECİ:

Dağılan bölünen benlik tıpkı bebekte olduğu gibi(kaostan-organize olma süreci,iğdiş) diğerlerinin yansıtmasıyla,onlarla ilişki içine girilmesiyle tekrar kurulabilir.Bu üç aşamalı bir süreçtir;

1)GÜVENLİK:Bedenin kontrolü için güvenlik duygusu başlangıç noktasıdır.Çevresel ve kişiler arası tehditlerin ortadan kalkması,kendine zarar verici davranışların engellenmesi süreci…..

Güvenliğin sağlanamadığı bir ortamda iyleşme için gerekli diğer adımların hiçbiri atılamaz.

2)HATIRLAMA VE YAS:

Tedavideki hedefimiz bu sözsüz imgesel yaşantıyı(dayanılmaz tasarım,benliğe fazla olan durum,organize olmayan durum)söze dökerek öyküleştirmektir.

Hatırlama yeniden değerlendirme sürecidir,ve bu dönemde travmayla içsel bir hesaplaşma yaşanır.Bu süreçteki amaç, benliğin en az etkileneceği şeklinde travmatik olayın öyküsünü yeniden yazmaktır.

Yas sürecin ise tekrarlayarak,travmatik yaşantılara eşlik eden duyguları açığa vurarak,eğilip bükülmesi çok zor olan bu travmatik gerçeği benlik imgesine yerleştirme sürecidir.

3)Kendisiyle uzlaşma, barışma ve uyum süreci;

Kişinin iç barışı iyleşmenin son basamağında bağışlama ile kurulur.

Bağışlamanın gerçek bir bağışlama olabilmesi için ötekinin itirafı,özürü ve telefi çabası gereklidir.

Bağışlama değişim için merkezi önemededir.Bu süreç sonlandığında kişi onarılmış ve benlik teorisini ve öyküsünü yeniden yazmıştır artık.

TOPLUMSAL TRAVMA VE TASFİYE SÜRECİ:

Bireyler gibi toplumlarda travmatize olabilirler.toplumsal travmalar özellikle süreklilik gösteriyorsa,toplumun kimliğini derinden etkiler.Toplum, çözümlenmemiş travmatik olayların varlığında,kendi öyküsünü ve tarihini yazmakta zorlanır.

Farklı toplumsal kesimlerin benimseyip kabullenebileceği,kendilerini farklılıklarıyla içinde bulabilecekleri bir toplum tasarımı;ancak geçmiş travmalarla yüzleşilerek/hesaplaşılarak kurulabilir.yüzleşme ve hesaplaşma yaşanmazsa,travmatik olayların toplumsal bellekte bıraktığı izler,uzak geçmişe ait olsalar dahi,tazeliklerini korurlar.

Yüzleşilmeyen/hesaplaşılamayan travmatik yaşantıların duygusal yüklerinden,ruhsal yaralarından arınmak imkansızdır.Geçmiş tarvmalara takılıp kalmak,saplanmak da diyebileceğimiz bu durum,toplumların katılımcı,barışçı,demokratik bir toplumsal düzen ve siyasal yapı inşa etmelerini ve gelecekle ilgili ortak umutlar beslemelerini engeller.

Travmatik olaylar,özellikle korku ve güvensizlik duygularına yol açar.Bugünkü toplumsal ruh halimizi tanımlayacak temel duyguların korku ve güvensizlik olması nedensiz değildir.toplumun her kesimini saran bu duygular;edilgenlik,duyarsızlık,tepkisizlik sinme gibi neredeyse ortak toplumsal özelliklerimiz haline gelen tutumların başlıca nedenidir.

Bu çerçevede toplumsal travma terimi, bir takım uygulamaların ve olayların toplumun belli kesimlerinde veya tümünde yarattığı etkiyi anlama ve açıklamada başvurulabilecek verimli bir metafor olarak çıkar karşımıza.

GEÇMİŞLE HESAPLAŞMA VE GEÇMİŞİN İŞLENMESİ:Bir toplumda,hengi sebeble olursa olsun sorunlu geçmişle hesaplaşma iradesi ortaya çıkmışsa,artık geçmişle hesaplaşmanın boyutlerı ve teknikleri meselesi ön planda olacaktır.

Kapsamlı bir hesaplaşma hukuksal,hukuksal siyasal,kültürel, bilimsel,pedagojik ve estetik gibi çeşitli boyutlardan oluşur.Ancak bu boyutların ve ilgili tekniklerin hepsinin her hesaplaşma deneyiminde aynı yoğunlukta birarada bulunması çok zordur.

Yine de geçmişin ağır yükününtoplumsal barışa ve demokratik siyasal kültüre dayalıyeni bir başlangıcın altını oymaması için geçmişin şu düzlemlerde ele alınması gerektiği söylenebilir:

Geçmişin işlenmesi

Yargılama ve cezalandırma

Tazmin ve telafi

Temizlik.

Bu düzlemlerin hangisinde nasıl bir yol izleneceğini,hangi tekniklerin ne şekilde kullanılacağını,ülkelerin siyasal ve toplumsal şartları belirler.

Bu bağlamda geçmişin işlenmesi ve toplumsa travmanın tasfiye  sürecin de dünyanın birçok ülkesinde hakikat ve uzlaşma komisyonları kuruldu.

HAKİKAT KOMİSYONLARI:

Hakikat komisyonları,ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı ülkelerde yakın geçmişi araştırmak amacıyla oluşturulmuş kurumlardır.

Başka bir deyişle,”hakikat komisyonları,ağır siyasal şiddet durumları veya iç savaşla yüz yüze kalmış toplumlara,geçmişle eleştirel bir şekilde hesaplaşma konusunda yardımcı olmak amacıyla oluşturulmuş araştırma organlarıdır.

1974-94 yılları arasında kurulmuş komisyonların incelendiği bir çalışmada ortak özellikler şu şekilde belirlenmiştir.

1)HK,ya yeni hükümet tarafından ya da –özellikle iç savaşların ardından- hükümet ile silahlı örgütler arasında yapılan anlaşmalarla kurulur.

2)Araştırmalarını geçmişe yoğunlaştırırlar.

3)Araştırmalarını belli bir olayla sınırlamazlar;aksine belli bir dönemde işlenen insan hakları ihlalleriyle ilgili genel bir tablo ortaya çıkarmaya çalışırlar.

4)Geçici niteliktedirler yani çalışmalarını belli bir süre içinde tamammlarlar.

5)Kendilerine özel yetkiler tanınır.

HK özellikle Güney Afrika ve Latin Amerika ülkelerinin mağdur çevreleri ve insan hakları örgütleri tarafından, adaletin ve toplumsal uzlaşmanın ön şartı olarak görülen “hakikat”i ortaya çıkarma arayışında değerli bir araç haline geldiler.

Perulu hukukçu Carlos Chipoco hakikat arayışının şu nedenlerle önemli olduğunu belirtir.

1)Kurbanlara/MAĞDURLARA,ailelerine ve yakınlarına karşı ahlaki yükümlülük.

2)suçluları ortaya çıkarmak ve yargılamak.

3)Demokrasiyi,vatandaşların resmi kurunları denetlemelerini sağlayarak güçlendirmek.

4)Bu ihlallerin yeniden yaşanmasını önlemek.

Hakikat komisyonlarının Güney Afrika örneğinde,devletin birçok ajanı aracılığıyla işlediği suçları aydınlatma konusunda dünya çapında müstesna bir örnek olarak nitelenmiştir.Komisyon,onbinlerce Güney Afrikalıya öykülerini anlatma imkanı sundu.Bu insanların yaşadıkları acılar,hayatlarında ilk kez ciddiye alındı ve belgelendi.

Genel olarak hakikat komisyonları,geçmişle hesaplaşmada bir bakış açısı değişikliğini de beraberinde getirdiler;öncelikle faiil merkezli değil ,mağdur merkezli bir çalışma tarzı yürüttüler.

Komisyonlar,geçmişi bastırma ve unutma eğilimlerine olduğu kadar,bireysel intikam ve yasadışı misilleme eğilimlerine de karşı çıktılar(öç fantazileri),bu eğilimlerle mücadele ettiler.

Geçmişte yapılan haksızlıkların adını koymak,devlet terörünü belgelemek,acıyı kamusallaştırıp paylaşmak,mağdurları korudu ve güçlendirdi.

Fiilin kamuya açıklanması,resmen haksızlık olarak tanınması ve mahkum edilmesi,bireysel travmanın aşılmasında ,mağdurun rehabilitasyonunda küçümsenmeyecek bir rol oynar.

Burada,mağdurların/kurbanların ifadelerine fiil/suç hakkında hüküm gücü tanınır ve onların yaslarına kamusal alan ve araç tahsis  edilir.MAĞDURUN/KURBANIN ifadesi hakikatin şartı ve hükmün temelidir.

Diyaloğa dayanan temel yapıları dolayısıyla hakikat komisyonları,geniş bir toplumsal kabul gördü.Sembolik temsile dayalı kamusal müzakere formu olarak, toplumsal barışa ve bütünleşmeye ciddi katkılar sağladılar.

Geçmişin acı deneyimleriyle ilişkisini,esas itibariyle “unutma”,daha doğrusu “bastırma” üzerine kurmuş bir toplumda,”unutturma”yı hatta belli konularda “hatırlama yasağı”nı bir idare tekniği olarak kullanan bir devlette yaşadığımızı siyasi tarihimizin “üst üste yığılmış nisyan katmaları”ndan oluştuğunu söylemek abartı olmaz.

Nedenleri ve sonuçları üzerinde derinlemesine tartışılmamış,acılarıyla yüzleşilmemiş,sorumluları ve mağdurları kamusal tanımaya konu olmamış,yasları bastırılmış ya da tek yanlı ve ayrımcı bir şekilde tutulmuş olayların ve dönemlerin kaba bir dökümü bile “nisyan katmanları”hakkında yeterince fikir vermektedir.

Özellikle ülkemiz için,yakın tarihteki 12 Eylül darbesinin ve Güneydoğudaki 30 yılı aşkındır süren gayri-nizami şavaşın travmatik boyutları gözönünde bulundurulursa, nisyan kültürüne karşı geçmişle hesaplaşma kültürünün hayati gerekliliği daha iyi anlaşılacaktır.

Uzman Psikolog Hüseyin EROL

Uzman Psikolog Hüseyin EROL 2009 yılında Dicle Üniversitesi Psikoloji bölümünden mezun olmuştur. Yüksek lisans eğitimini Çağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uygulamalı Psikoloji Tezli Yüksek Lisans Bölümü’nde tamamlamıştır. Sanata olan yoğun ilgisinden dolayı Yüzüncü Yıl Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Tv Bölümünü de okumaktadır. Bilişsel Davranışçı Terapi, Cinsel Terapiler, EMDR, Sağlık Bakanlığının Düzenlediği 3 Basamaktan Oluşan Uyuşturucu Uyarıcı Madde Bağımlılığı Tedavi Eğitimi, Şema Terapi, Tıbbi Hipnoz ve Ericksonian Hipnoterapi yaklaşımlarında eğitimlerini tamamlamıştır. Ayrıca Sağlık Bakanlığınca ‘Psikolojinin Tıbbi Müdahalelerde Bulunma Yetkinlik Belgesi’ne de ayrıca sahiptir. Columbia Üniversitesi ve Bilgi Üniversitesi işbirliğinde yürütülen Uluslararası Travma Çalışmaları programına katılmış, bireysel ve toplumsal travmalara müdahale üzerine eğitimler almıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Notice: ob_end_flush(): failed to send buffer of zlib output compression (0) in /home/vanuzman/public_html/wp-includes/functions.php on line 4673